Sevgul Uludağ'ın
Yenidüzen
Gazetesinde
yayınlanan röportajları ve dizileri
Onlar başka bir yerden geldiler
- ölümün korkunç yüzüyle karşılaştıkları, bir mucize eseri hayatta kaldıkları
bir yerden...
Kimileri toplu mezarların
başında vuruldukları halde ölmediler, hayatta kaldılar...
Tıpkı Şehrazat’ın “Binbir Gece
Masalları”nda anlattığı gibi “Onlara güvenlik bahşedilmişti, bu yüzden gitmeleri
gereken yere güvenlik içinde vardılar...”
Kimileri yaralıydı,
vücutlarında kurşunlarla hayatta kaldılar. Vurulmuşlardı, katiller onları gömmek
üzere dozerleri getirmeye gittiğinde emekleyerek ölülerin arasından sıyrıldılar,
dağlarda bir ağaca tırmanıp saklandılar. Günler ve geceler boyu aç ve susuz,
korku içinde ve yaralı olarak beklediler. Çünkü hayatta kalmak bir mucizeydi ve
hayat denen bu mucize o denli ufak tesadüflere bağlıydı ve bir o kadar da
inanılmazdı ki! Bir kurşunun sekip çarpması, sıyırıp geçmesiydi hayat... Bir
başkasının üstüne düşmesi ve ölümden seni korumasıydı... Burası Jorge Amado’nun
“Mucizeler Dükkanı” gibi bir yerdi... Ölülerin arasından kalkıp yürüyordunuz,
hayattaydınız, yaralı olsanız da... Ölümle tanıştığınız için artık hayatı daha
çok sevdiğiniz bir yerdi burası... Çünkü ölüm soğuk parmaklarıyla sizi yoklamış,
şöyle bir dokunup geçmişti, soluğunu geride bırakarak. Bu yüzden belki hayat
denen mucizeye daha çok sarılacak, hiç kimseyi ve hiçbirşeyi takmayacaktınız
artık.
Ölüler konuşamaz... Başlarından
neler geçtiğini anlatamaz... Ölüler sessizdir ama sabırlıdır. Bir meraklısının
çıkıp da nasıl öldüklerini, neden öldüklerini, ne tür bir cinayete kurban
gittiklerini araştırmasını beklerler...
Savaş – o çirkin sözcük! İçinde
cinayetleri, tecavüzleri, ölümleri ve sakatlıkları barındıran sözcük. Yıkımı ve
vahşeti barındıran sözcük! Öncesinin ve sonrasının travmalarının yıllarca
süreceği sözcük! Savaş!
Savaş ki meydana geldiği yerde
adına “asker” dediğimiz, bir ordunun mensupları ölmez sadece. Onlardan daha
fazla siviller ölür. Aslında savaşla doğrudan ilgisi olmayan, üniforma giymeyen
siviller. Yaşlı neneler ve dedeler... Genç kızlar... Genç erkekler...
Çocuklar... Minicik, süt kokulu bebekler...
İncisini Kaybeden İsdiridyeler (Ocak-Şubat 2002)
Babası kayıp çocuk
yürekleri...
Onlar incisini kaybeden istiridyeler gibiydiler... Babaları “kayıp”
çocuklardı... Babayı kaybetmek, çocukluğunu yitirmekti... İncecik bir tel koptu
yüreklerinde, asla kimse tamir edemedi, yapıştıramadı... İçlerindeki kara
boşlukta çok uzun yıllar babaları dönecekmiş gibi umudu taşıdılar... Bütün
savaşlarda ve iç savaşlarda, bütün çatışmalarda babasını yitirmiş çocuklardan
birkaçıydılar... Yürekleri Kampuçyalıydı, Vietnamlıydı, Boşnaktı, Sırptı,
Hırvattı, Kıbrıslıydı... Yürekleri babası kayıp çocuk yürekleriydi... Savaş ve
çatışmalar, onlardan asla yerine konulamayacak birşeyi, çocukluk sevincini
çaldı... Yaşamları boyunca bu acıyla başetmeyi öğrenmek zorunda kalanlardı...
Makarios Drusiotis,
Kıbrıslıların yetiştirdiği, sözünü sakınmayan, araştırmacı gazetecilerden. Onun
makalelerini sık sık YENİDÜZEN MEDYA’ya alıyoruz... Rum yönetimi lideri Tassos
Papadopulos geçtiğimiz günlerde bir röportajında “1963-74 arasında hiç bir
Kıbrıslı Türk öldürülmedi” dediğinde, Drusiotis ona yanıt yazarak, 63-74 yılları
arasında Papadopulos’un da bilmesi gereken çatışmalarda Kıbrıslı Türklerin
öldürüldüğünü yazmış, Papadopulos’un “Teşkilat”ın komutasında ikinci adam olarak
bunları bilmemesine imkan olmadığını söylemişti.
Belki bu röportajlar, “Ayın karanlık yüzü”nü azıcık görmemizi sağlayacak çünkü
aslında “ayın karanlık yüzü” diye birşey yok - bakış açınıza bağlı olarak,
karanlık kalmış yönleri de görebilirsiniz... Aydede bir bütündür, gökyüzünde
minik bir gezegendir - biz yalnızca bize yansıttığı yüzünü görebiliriz - oysa
biraz beklediğimizde, kendi çevresinde ve dünyamızın çevresindeki dönüşü
sürecinde, bize yansımayan yüzünü de görürüz... Tıpkı tarihimiz gibi...
Seçtiğim kişiler, “normal olarak” medyada göremeyeceğiniz,
sesleri fazla duyulmayan, halktan insanlar, “bizlerden” biri gibi, sade
yurttaşlar...
“Mainstream” politikacılar yerine, bizler gibi insanlarla konuşmayı her zaman
tercih ediyorum – bunun nedeni çok açık. Politikacılar – istisnalar kaideyi
bozmaz elbet – her zaman kendilerini “parti çizgisiyle bağlı” hissettiklerinden,
onlarla yapılan röportajlarda fazla “derine” inemiyorsunuz, basın bildirilerinde
verdikleri mesajların ötesine geçmeniz kolay kolay mümkün olamıyor... En azından
“geleneksel politikacı tipi”ne uyanlar açısından bu durum böyle...
“EVET”çilere “HAYIR”ın nedenini sordum... Belki bu dizi yayımlandıktan sonra
“HAYIR”cılara da sorular sorabilirim... Ama şimdilik, “EVET” kampanyasının
parçası olmuş olanlar bizlere güneye hakim olmuş atmosferi daha objektif biçimde
anlatabilir diye düşünüyorum...
Burası Karpaz... Burası rengarenk dokumaları, dantelli
donları, küçük atölyelerde dizilip tavana asılan tütünleriyle ünlenmiş Karpaz...
Burası eşekleri, altın kumsalları, Kıbrıs’ta pek az yerde görebileceğiniz dev
kumulları, harika deniz kaplumbağalarıyla dillere destan Karpaz...
Burası mahrumiyet bölgesi: burası unutulmuşluk, terkedilmişlik, ihmalkarlık...
Burası içinde gerginlikler de barındıran çokkültürlülük, farklılıkların
çeşitliliği, dengelerin hala kurulamadığı, politikacıların binbir oyunla
gerginlikleri diri tutmaya çalıştığı topraklar...
Burası Rumca, Kürtçe, Lazca, Türkçe ve Kıbrıslı sözcüklerin kaynaştığı,
birbiriyle yarıştığı, içiçe geçtiği ama kimi zaman da tümüyle sustuğu yer...
Yıllar sonra, Leymosun'dan kalkan bir başka gemiye biniyorum - Atalante
gemisiyle Ege'de bir yolculuğa çıkıyorum... Yanımda oğlum...
Gazetecilerin davet edildiği bu Ege yolculuğu, kendiliğinden gelip beni
buluverdi.
Gazeteciler birliğinin başkanı Manolis Mathiouakis ve Kostas Betinakis’le
soğuk bir Aralık sabahı, Ege kıyısındaki Rethymno kentinde buluşuyoruz...
Rethymno, aslında Resmo diye de biliniyor... Atinalı gazeteciler, her yıl
Girit’te, 1940-44 yılları arasında faşizme karşı direnirişte önemli rol oynayan
Giritli gazetecileri anmak üzere çeşitli etkinlikler düzenliyorlar... Bu yıl da,
bir panel ve bir konser yer alacak... Panelde ben ve Andrula’dan başka,
Atina’dan Eleftheros Tipos gazetesi yazarlarından Sofia Voldepsi ile Yannis
Dimaros da konuşmacı...
....
Bir keresinde Jean Paul Sartre, “Düşünce özgürlüğünün olmaması, insanların
düşünüp de düşüncelerini ifade etmesine engel olunması değildir” demişti...
“Hayır! Düşünce özgürlüğünün olmayışı, insanların düşünmekten vazgeçmesidir...”
Böyle başlayacağım konuşmama... Kuzeyde en büyük “günah”ın, en büyük “suç”un
düşünmek ve düşündüğünü ifade etmek olduğunu anlatacağım... Ortak bir ülke için
ortak mücadelemizde kurban verdiklerimizin, tacize uğrayanların,
kurşunlananların, bombalananların, ölüm tehdidiyle yaşamak zorunda
bırakılanların yaşamlarından söz edeceğim...
Bu akşam Girit’te, Rethymno’da, salon tıklım tıklım doluyken bu fotoğrafları
göstereceğim...